Görsel

 

Tasavvuf Nedir

Bilindiği üzere Kurân-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın, hiç bir şeye benzeme­di­ğini (bununla birlikte bütün varlıkların dışında ve) onların yaratıcısı ol­du­ğunu ifade etmektedir.[1]

Oysa tasavvuf, esas itibariyle Allah’ın, her şeyin öz kaynağı olduğunu sa­vunan spiritüel ve spekülatif bir düşüncedir. Dolayısıyla tasavvufa göre kainatta ne varsa her şey (hâşâ!) onun bir parçasıdır.[2] Tasavvufun temel taşı bu­dur.

Kurân-ı Kerîm’e göre insan, sırf Allah’a kulluk etmek için yaratılmış­tır. İnsan yaratıktır ve Allah’ın kuludur.[3] Tasavvufa göre ise insan Allah­’ın Tecellîsidir; O’nun bir sûretidir; hatta O’nun bir parçasıdır… Binaena­leyh O’na aşık olmalı, yeniden O’na dönmeli, O’nda eriyip bütün­leşmeli ve O’nunla birlikte ölümsüzleşmelidir. İşte özetle tasavvuf budur.

Nitekim Hallâc-ı Mansur, Ömer Hayyâm, Şihâbuddîn Suhrewerdî, İbn. Atâullah el-İskenderî, Ferîduddîn-i attâr, İbn’ul-Fârıd, Muhiddîn-i Arabî, Molla Cami ve Abdulkerîm el-Ciylî gibi mutasavvıflar, tasavvufu böyle an­lamış ve açıkça böyle işlemişlerdir.

Onların bu anlayışlarının, Sünni Türk tarîkat çevreleri tarafından acaba neden çok farklı yorumlanmakta olduğu ve Kur’ân’daki iman kavramıyla neden âdetâ zoraki şekilde uzlaştırılmaya çalışıldığı ise bu yorumcuların en­telektüalitesini ve kişiliğini ortaya koymaktadır. Nitekim Nakşîlerin dene­ti­mindeki okullarda, Kur’ân kurslarında ve medreselerde bir yandan Ömer Nesefî ve Muhammed Birgivî gibi selefî eserler bırakmış, hatta tarîkatçılara karşı mücadele vermiş şahsiyetlere ait kitaplar okutulmaktadır. Diğer yandan, Rabbânî gibi neşvesini Hind mistisizminden almış rûhanile­rin, Kur’ân ve sünnetle hiç bir şekilde bağdaşmayan râbıta ve benzeri Patan­jalist düşünce ve inanışları insanlara aşılanmaktadır. Tabiatıyla bu çok bü­yük bir çe­lişkidir ve Nakşibendîlerin, hem genel anlamda düşünce yapı­sını, hem de İslâm’ı nasıl anladıklarını gözler önüne seren bir ibret levhası­dır.

Merhum Mehmed Akif Ersoy işte bu ibret levhasını âdetâ kıvranarak elem, acı ve çaresizlik içinde seyrederken bu kafa yapısı hakkında belki cilt­lerle anlatmak istediği şeyleri şu iki mısrada özetlemeye çalışmıştır:

«Sürdüler Türk’e tasavvuf diye olgun şırayı;

Muttasıl şimdi hakikat kusuyor Sıtkı Dayı.!»[4] 

Evet tasavvufçular mistisizmi İslâm’la uzlaştırmak için çok zorlanmış­lardır. Onların kendilerini neden bu kadar zorladıklarını anlamak güç de­ğildir. Çünkü dikkat edilirse tarîkat çevreleri, “”vahdet-i vücûd“, “işrâk“ ve “meşşâiye“ gibi tasavvufu tarih boyunca türlü biçimlerde şekillendirmiş olan felsefelerin gündeme getirilmesinden çok çekinirler. Hatta bu felsefe­lere yöne­len dikkatleri dağıtmak için gerektiğinde menkabelere, âyinlere ve râbıta gibi tarîkat disiplinlerine ağırlık vererek yoğun bir yatıştırma faaliye­tiyle çözüm arayışı içine girerler.

Bunun nedeni gâyet açıktır. Çünkü Hind, İran dinlerinin ve Yunan fel­sefesinin etkisi altında birikimlerini zenginleştirmiş olan tasavvufun eğer perde arkasındaki gerçekleri, günün birinde yorumların boğuntusundan kurtulup meydana çıkacak olursa bu akımın, Nakşibendîliğe ve on­dan râ­bı­taya kadar uzanan zincirin sihri bozulacak ve halkalarının tamamı bir anda çözülüverecektir. Bunun ise ne demek oldu­ğunu uzun uzadıya anlat­maya gerek yoktur. Çünkü böyle bir durum, tarîkatın da, şeyhlik saltanatı­nın da, bu masallarla uyutulmuş yığınların, tatlı ve renkli rüyalarının da sonu ola­caktır. Üstelik Nakşibendî Tarîkatı, asırlar boyu emek verilerek (!), âdetâ dantel gibi işlenerek bugüne kadar getirilmiş olan İslâm’ın Türkleşti­rilmiş şek­lidir. Dolayısıyla «Türklük» denince içi kı­pırdayan hemen her «dindar» kişi, (gerçekleri kavrasa bile vicdanındaki direnişe rağ­men) bu tarîkatı da­ima Türk milletinin namusu olarak görmeye devam et­mek isteyecektir; Bu­nunla birlikte tarîkatın tasavvufla olan ilişkisi kadar, tasavvufun da kayna­ğını sırf İslâm’dan aldığı noktasında Nakşibendî şeyh­leri her zaman en şid­detli şekilde direnecek­lerdir.

Onun için önemle belirtmek gerekir ki esasen bu yolu izleyenler, -vicdanları te­reddütlerden korumak ve Nakşibendîliğin sürekliliğini sağ­lamak amacıyla- tarîkattan da râbıtadan da önce tasavvufa Kur’ânî bir açık­lama getirmek zo­runluğunu daima hissetmişlerdir, bundan sonra da hisse­deceklerdir.

Özellikle İslâmî uyanışın hızlandığı son yıllarda büyük sıkıntı yaşayan tarîkat çevreleri, tasavvufu savunmak için yeni yeni sistemler geliştirmek­tedirler. Tarîkat şeyhlerine oranla çok daha edebî ve havalı üslûplar kulla­nan tasavvufçu-ilâhiyatçılar, Kur’ânî ve evrensel yaklaşımlarla tasavvufa çekicilik kazandırmak ve bilinçli Müslüman gençliğinbağlı olduğu «Kur’ân’daki İslâm» idealini «Amerikancı İslâm» lehinde yumuşatmak için tasavvufa yeni izahlar getirmektedirler.

Bunlardan birine göre:

Tasavvuf öncelikle dinî bir mistisizm imiş. Bu bakımdan felsefî bir mis­tisizm olan Eflatunculukla daha ilk anda ayrılırmış. (…) Kısacası tasavvu­fun, şu veya bu niyetle Kur’ân ve hadisle irtibatını kesmek veya zayıflatmak için onu felsefî mistisizm platformuna çekmek hem samimi hem de inan­dırıcı değilmiş !

Peki eğer bu iddiaya karşı denirse ki: Her şeyden önce tasavvufun dinî ve felsefî olmak üzere iki türlü olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? Tasav­vufu meşrulaştırmak için böyle bir açıklamaya neden kendinizi mecbur gö­rüyorsunuz?! Yoksa tasavvufu İslâm’la irtıbatlandırmak için mutlaka böyle bir peşrev yapmak mı gerekiyor?!

Bu sorulara nasıl bir cevap verilecektir veya bu tür izahların özendir­diği, sonu gelmeyen tartışmalardan acaba kimler kazançlı çıkacaktır? Çünkü, tasavvufun Eflâtûnî değil de illa ki Kur’ânî olduğu, eğer hep bu zo­raki yöntemle diretmeye devam edilecek olursa bu kör döğüşünün ne za­man son bulacağını maalesef hiç kimse kestiremeyecektir ve bunun vebâlini de âlim geçinerek bu kavgaları kızıştıranlara ait olacaktır!

Tasavvufu, pembe bir âlem olarak reklam etmek yerine onun, gerçekten ne olduğunu ortaya koymak, Müslüman için bu konudaki bilgilenme yo­lunu daha kolaylaştırmak olur ki esasen âlim kişiye yakışan da budur.

Nitekim övgü mahiyetinde tasavvufun bir iç aydınlanma (illumination) olduğunu, bu nedenle tasavvufçuların objeler ve boyutlarla uğraşmadığını, aksine, gerçekleri ilhama dayalı olarak kaynaklarından al­dıklarını ileri sürenlerin kendileri de acaba ilhamla mı bu gerçeği (!) sapta­yabilmişlerdir ?! Peki bu ilhamcılığın sınırlarını belirlemek eğer mümkün değilse (ki mümkün olmadığı gâyet açıktır), insanın zaten sınır tanımayan hayâl ve hırsı karşısında kitap ve sünnetin ölçülerini korumaktan artık kim söz edebilir?!

Tasavvufu, engin duygular, üstün zevkler, ilahî aşklar, pembe dünyalar, içsel aydınlanma ve ilham edebiyatıyla öveyim derken bu tür anlatım yo­lunu seçen insanlar, aslında onun, Kur’ân ve Sünnet ışığında çok daha ko­lay deşifre olmasını sağlamaktadırlar. Bu bakımdan tasavvufu, bizzat savu­nucularının diliyle ve bu niteliği içinde tanıma imkanını bulan samimi ve bilgili her Müslüman onu, Kitap ve sünnetin ışığında çok daha rahat test edebilir.

Hatta bu yüzdendir ki, İslâmî uyanış döneminin başlamasıyla birlikte bi­linçlenmiş olan Müslüman kişi, “acaba tasavvuf nedir ?“ diye bir soru ile eğer günün birinde zihni meşgul olmuşsa gidip o «pembe dünya»’yı Kitap ve Sünnetin çizdiği gerçek dünya ile karşılaştırınca ikisinin arasındaki uçu­rumu fark etmekte asla gecikmemiştir.

Çünkü Kur’ânî kavrayış erdemine ulaşabilmenin en güzel ölçüleri ancak Hz. Peygamber (s)’in yaşamından alınabilir. Ve bu münasebetle hemen ifade edilmelidir ki Hz. Peygamber (s)’in yaşamında en ufak bir tasavvufî eği­lim yoktur! İşte kanıtları:

1. Hz. Peygamber (s), her şeyden önce yaşamı, rûhânî ve seküler ol­mak üzere birbirinden kesin şekilde ikiye ayırmamıştır. O, bütün hayatında rab­bânî bir çizgi izlemiştir. Yani, Üzerine inen vahyin derin coşkularını içinde yaşarken ibâdetlerini, Kur’ân’ın belirlediği ölçülerde sınırlamış ve bu ibâdet­leri yine Kur’ân’ın tarif ve emirleri doğrultusunda (hayatın her tara­fına serpilmiş biçimde) sosyal dinamikler olarak icra etmiş ve ettirmiştir.

Çok kişisel olan nafileler ve dualar hariç, namaz, oruç haç ve Zekât gibi ibâdetler, gerek Hz. Peygamber (s)’in, gerekse ilk Müslümanların hayatında askerlik yapmaktan, atış eğitimi görmekten, düş­mana karşı savaşmaktan, hatta ticaret yapmaktan, tarlada pazarda evde ça­lışmaktan, ya da kitap okumaktan ve ders vermekten farksız bir ruh ve an­layış içinde uygulanmıştır.

Dolayısıyla İslâm’da manevî ya da rûhî cephe denebilecek yaşam tarzı işte budur ve bu kadar doğaldır. Aksine, Hz. Peygamber (s)’in hayatında çileler, âyinler, semalar, zikir halkaları, «hu» çekmeler, enstrüman ve raks­lar, beş binlik wirdler, râbıta ve meditasyonlar asla yoktur. Çünkü namazın orucun, hac ve Zekâtın nasıl ki hiç bir tasavvufî yönü yoksa, vahyin inme­sine az kala, Hz. Peygamber (s)’in geçirdiği kısa uzlet günleri de, asla ta­savvufî bir çile değildir. Bilakis Allah Teâlâ’dan gelen bir yönlendirme ve O’nun yüce iradesine bağlı bir terbiyedir.  Rasulullah (s), üstleneceği çok önemli göreve alışa­bilmek için âdetâ içgüdüsel olarak özel bir eğitim ortamına havale edilmiş, Allah Teâlâ’nın en büyük ve en son elçisi olarak bütün insan­lığa getireceği mesajı yüklenebilmek ve metafizik iletişime bünyeyi hazır­lamak için ilâhî bir itilişle huzurlu ve sakin bir atmosfer içine çekilmiştir. O’nun bir Allah elçisi olarak yaşadığı özel ve yüksek halleri genellemek ve başkaları için de aynısını düşünmek doğru değildir! Bu nedenle O’nun bütün hayatı sırf rabbânîdir; rûhânî ve ruhbânî değildir.

Halbuki sûfîlerin hepsi , bu anlayışın tam tersine büsbütün rûhânî bir yaşam sürdürmüşlerdir. Hatta bazılarının hayat ve gidişâtı hem rûhânîdir, hem de rûhbânîdir.

Onlara göre insan için, biri dinsel (mistik), diğeri ise dünyasal (seküler) olmak üzere birbirinden çok farklı iki yaşam tarzı vardır, ya da olmalıdır. Dolayısıyla bütün hayatları boyunca biri dinî, diğeri ise dünyevî olmak üzere -âdetâ kalın bir duvarla ayrılmış- birbirine tamamen yabancı iki dünya arasında bocalayıp durmuşlardır.

Nitekim bu sebepledir ki çağdaş tasavvufçular da aynen, hayata din ve dünya olarak iki açıdan bakan Hristiyanlar ve onların izindeki laikler gibi düşünmektedirler. Türkiye’de mistik toplulukların, laiklerle uzlaşırken Müslümanlara sıcak bakmamaları belki de psikolojik olarak bu görüşten kaynaklanmaktadır.

Onların,  (kitap ve sünnette yeri olmayan) sema, Hatm-ı Huwâcegân ve râbıta gibi çeşitli biçimlerde âyin ve ibâdet düzenlemeleri de büyük ihti­malle bu bocalamanın onlar üzerinde doğurduğu ağır stresten kurtulmak ve rahatlamak içindir. Ayrıca bu davranış, Allah’a kulluk etmede Hz. Pey­gamber (s)’in ibâdet miktarını azımsamak gibi bir eğilimi de sanki haber vermektedir ki işte tasavvufun pek gözükmeyen bir cephesi de budur.

2. Hz. Peygamber (s), toplum içinde ve halktan biri olarak sosyal bir yaşam biçimi sergilemiş, vahye dayalı misyonunu tanrısal bir kimlik içinde asla sunmamış, tam tersine fonksiyonlarını bir insan olarak, çok doğal ve açık bir şekilde ortaya koymuştur. Örneğin, sevinmiş, üzülmüş, öfkelen­miş, danışmış, verdiği karardan vazgeçmiş ve özetle, mahrem olmayan hiç bir beşerî niteliğini gizlememiştir.

Ayrıca Allah Teâlâ’nın, en büyük ve en son elçisi olmanın yanında dev­let kurmuş ve bizzat devlet başkanlığı yapmış, on binlerce kişilik büyük or­dulara komuta etmiş, ceza onaylamış ve infazlar sırasında hazır bulunmuş, devrinin İmparatorlarına ve devlet başkanlarına mesajlar ve elçiler gön­dermiştir. İşte olsa olsa İslâm budur.

Tasavvufçulara gelince onların hemen hiç biri, böyle bir yaşam tarzını asla benimsememiştir. Kılık ve kıyafetlerine varıncaya kadar hemen bütün yönleriyle, herkesten çok farklı olmaya çalışmış, dünyadan el etek çekmiş ya da öyle görünmüşlerdir. İçinde yaşadıkları toplumun hiç bir derdine asla or­tak olmaya yanaşmamışlardır. Nitekim haçlı savaşları sırasında tasavvufçu­lardan birinin bile İslâm ordularına katıldığını ya da bu savaşlar hakkında bir tek kelime bile yazdığını tarihler salık vermemiştir! Ferîduddîn-i Attâr‘ın, Buhâra halkını Moğollara karşı ayaklandırdığı eğer doğru ise bu, çok istisnâi bir olaydır.

İşte rûhânîlerin, İslâm adına tarih boyunca dünya hayatına karşı göster­dikleri bu küskünlüğün arkasındaki temel neden, hiç kuşkusuz yine tasav­vuftur.

Bütün bu özellikler, tasavvufun kavram olarak mistisizmden başka bir şey olmadığını kesin şekilde ortaya koymaktadır. Nitekim tasavvufu savu­nan ve onu İslâm’ın rûhî cephesi olarak açıklamaya çalışan çağdaş ilahi­yatçı-tasavvufçular da bu iki kavramı aynı anlamda kullanmaktadırlar.

 “Tasavvuf“ yerine, Nakşibendî şeyhleri tarafından “Mistisizm“ terimi­nin hiç kullanılmaması, kültürel yetersizlikten kaynaklanmaktadır ki bu da ta­savvufla uğraşanların başka bir çelişkisidir.

Tarih boyunca İslâm’ı, tasavvufî nitelikler içerisinde boğmuş olan rû­hânîlerin hepsinde de esasen bu yetersizlik vardır. Qusheyrî, Muhiddîn-i Arabî ve Suhrewerdî gibi bazıları, kitabî bilgilere büyük ölçüde sahip bulun­muş olmalarına rağmen tasavvufçuların büyük çoğunluğu (özellikle Türk ve İran kökenli sufîler) geniş bir ufuktan yoksun idiler. Bu sebepledir ki İslâm’ı tasavvufî içeriklerle günümüzdeki şekillere kadar sürüklemiş olan tarîkat liderleri büyük ihtimalle Hind-İran mistisizminden bilinçsizce etki­lenmişlerdir. Aslında bu etkilenme, müşriklerin mistik coşkuları karşısında onların da büyük ölçüde hayranlık duygularına kapılmış olduklarını haber vermektedir. Bununla birlikte, hele rûhânîliğin güçlü ihtimalle bir psikoz olduğuna bakılırsa bu etkilenmenin hangi sınırlara varabilmiş olduğunu tahmin etmek kolaydır.

Dolayısıyla tasavvufla uğraşanlar, eğer kötü niyetli ve maksatlı olmakla suçlanmasalar bile en azından kültürel yetersizlikleri, sınırsız ha­yâle daya­nan ütopik anlayışlarıyla birleşince onların, şirk dinlerinden tah­min edile­meyecek aykırılıktaki düşünce ve inanış biçimlerini alıp İslâm’a mal etmiş olabilecekleri ihtimali güçlenmektedir.

Tasavvuf gerçeğinin kaynağını, amacını ve çizdiği yolu bir nebze açık­lığa kavuşturmak gerekirse onu, şu üç başlık altında özetlemek mümkün­dür: “Seyr-u sülûk“, “Marifetullah”, “Kemal”.

Tasavvufun Allah’a ilişkin öğretisi, işte bu üç kavramın ayrıntılarından oluşur.

1. Seyr-u sülûk: Bu kavramla mistik bir eğitim sistemi amaçlanmakta­dır. Bu sistem ise, çeşitli alıştırma, düşünme ve uygulama aşamalarından oluşur. Tasavvuf yolcusu -sözde- bu aşamalardan sıra ile geçerek olgunlaşır.

Tasavvufun, tarih boyunca birçok din ve felsefeden beslenerek kurum­laştırdığı söz konusu aşamalar boyunca uygulanan kurallar ve yapılan egzer­sizler yaklaşık olarak şu isimler altında işlenir:

Biat, tevbe, tarîkat, çile, mücâhede, halvet, uzlet, mâsivâdan istiğna, zühd, kanâat, sabır, tevekkül, teslimiyet, tefvîz, tefeyyüz, telakkun, tefekkür, murâkabe, râbıta, rûhâniyetten istimdâd, zikir ve wird.

Bunları başarıyla yapan yolcu, sonunda bir vecd (kendinden geçme) hali yaşar.

Burada hatırlatmak gerekir ki, bu terimlerin çoğu, lügat olarak İslâm’a aittir. Zaten bütün tasavvuf doktrinleri, esasen batıl dinlere ve felsefelere ait kav­ramlarla Kur’ânî değerlerin sentezinden oluşturulmuştur. Ancak ya­bancı olanlara, yoğun Kur’ânî anlamlar yakıştırılmış, Kur’ânî olanlara da şirk nüanslarıyla cahilî içerikler kazandırılmıştır. Onun için vahyin ölçüle­rine göre İslâm’ı özümseyememiş olan insanlar, bu kavramların içeriğini analiz edemezler. Bunlara depolanmış olan yabancı anlayış ve inanış bi­çimlerini ayırt edemez, ayıklayamazlar.

2. Marifetullah: Yukarıda anlatılan eğitim sisteminin temel amacı, (İslâm’ınkinden farklı olarak) “marifetullah“‘tır. Yani Allah’ı, zatı ve sıfat­la­rıyla keşfetmek ve sonunda O’nunla birleşip bütünleşmektir. İslâm’ın amacı ise “ibâdetullah”‘tır. (Yani kişinin Allah’a inanması, Zatı hakkında düşünmemesi, buna mukabil eserleri üzerinde ibretle düşünmesi, sıfatla­rını bilmesi, emir ve ya­saklarına uymasıdır.)

Tasavvuf yolcusunun, yukarıda anlatılan amaç uğruna yaşadığı mistik hal­ler ve -sözde- ulaştığı mertebeler ise şu isimler altında ve çok geniş şe­kilde işlenir:

Allah aşkı (Tarîkat, marifet, hakikat), vecd, sekr, sahw, vahdet, vücûd, şühûd, fenâ, baka, vuslat ve mahw.

Bu noktada, “Allah’da eriyip gitmek”,[5] yani “ittihâd” ve “hulûl” söz konusudur! Tasavvufçulardan, örneğin Muhiddîn-i Arabî, Ferîduddîn-i Attâr ve Yunus Emre gibi bir kısmı, bunu açıkça ifade etmekten çekinmez­ken, diğer bir kısmı, kapalı yorumlarla bu inanış biçimini geçiştirmeye çalı­şırlar ve sözde “rüsûm âlimleri“‘nin bu espriyi anlamaktan aciz olduklarını ileri sürerler!

3. Kemal: Bu, sözde “vuslat“ mertebesidir. Yani sofînin tırmanabildiği en uc noktadır. “Seyr-u Sülûk” denen eğitim sisteminden sonra bu seviyeye ulaşan yolcu, -gûyâ- sonunda “İnsân-ı Kâmil” olur; eksiksiz ve tanrılaşmış bir kimlik kazanır.[6] Bu derece olgunlaşmış olan insana ise velî (evliya) denir. O artık «ledünnî» bir ilme sahiptir; gayb âlemine vâkıftır, kalp­leri okur, zihinlerden geçenleri keşfeder, gizli dünyaları ve uzak meçhulleri ayan beyan bilir; orduların ön saflarında düşmana karşı savaşır; dua ederse nimet, beddua ederse musibetler yağar; deniz üzerinde batmadan, ıslanma­dan gezebilir; bulutların üstünde uçabilir; Zaman ve mekân onun için kat­lanır, aynı anda, Mekke‘de ve İstanbul‘da namaza durur…(!)

Bütün bunlara karşın İslâm’da “takva” yolu vardır. Bu da özetle Kur’ân ve Sünnetin ölçülerine titizlikle uymak demektir. İslâm’da en üstün mer­tebe işte bu takva mertebesidir[7] ve bunu kazanan her Müslüman Kurân-ı Kerîm’in ifadesiyle “velî“‘dir.  “Onların üzerinde ne bir korku vardır, ne de üzülürler.” İki şeyle nitelenmişlerdir: Birincisi inanmak, ikin­cisi de Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uymaktır.[8] Aksine, İslâm’da tasav­vufun empoze ettiği mitolojik bir evliyalık ve ermişlik kesin­likle yoktur!

Sonuç olarak şöyle dersek galiba pek yanılmış sayılmayız: Tasavvuf öyle hayâlî bir âlem düşüncesidir ki onu, Hz. Peygamber (s)’in gerçek hayatın­dan yansıyan İslâm’la gâyet kısaca karşılaştırmaya çalışırken bile çok büyük farklar saptayabiliyoruz. Öyle ise birikimlerinin örgüsü içinde Kur’ânî bir­çok değere de yer vermiş olmasına rağmen, temel, sistem ve amaç bakımın­dan İslâm’a bir hayli yabancı olduğu artık gün yüzü gibi ortaya çıkmış bulu­nan tasavvufun ve onun öğretisinden kaynağını alan her kurumun ihti­yatla karşılanması gerekir.

 


[1]. Kurân-ı Kerîm: 42/11

[2]. Tasavvufçular bu inanış biçimini, özet olarak Farsça «Heme-ost = Her şey O’dur» deyimi ile açıklarlar. Tevhîdi savunanların karşısında zaman zaman düştükleri sıkıntılar­dan kurtulabilmek için bu deyimi «Hemez ost (Heme ez ost)=Her şey O’ndandır» şeklinde değiştirirler. Tabiatıyla bu, spekülasyondan başka bir şey değildir.

[3] . Kurân-ı Kerîm: 51/56

                [4]. M. Akif ersoy, Safahât, Altıncı Kitap (Asım)

[5]. Bk. BÖLÜM – II/4-a) Râbıtayı Bir Ayrıntı Olarak işlemiş Bulunan Kitaplar ya da Kitapçıklar.; BÖLÜM – II/7. Tasavvuf (Seyr-u Sülûk); Rûh’ul-Furkân: 2/63;

[6]. Bk. Aynı referanslar

[7]. Kur’ân-ı Kerîm: 48/13

[8]. Kurân-ı Kerîm: 10/62, 63

About these ads